MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU

YAZAR: RECAİ ŞEYHOĞLU

‘ Saatin Arka Yüzü ‘

Doğduğunda babası üç kez fısıldamış kulağına: Mehmet Zaman, Mehmet Zaman, Mehmet Zaman…

Mehmet adı, babasının dedesinden geliyor. Zaman’ı ise babası koymuş.

‘’ Hayatta en değerli şey zamandır. Yitirince fark edersin ne önemli bir hazinenin kaybolup gittiğini. Bunu unutma diye adını Zaman koydum.’’diye açıklamış bunu babası.

Soyadı mı?

‘’ Ben aldım oğlum’’ diyor babası. Açıklaması da şöyle:

‘’ Soyadı kanunu çıktığında babam, Öcal soyadını almış. Bizimkiler kaçmışlar ya Ruslar geliyor diye Van’dan 1915’te. İşte o yıllarda annemin babası Yüzbaşı Abdullah Efendi, Ermeniler tarafından katledilmiş. Güçlü kuvvetli bir adammış. Elini kılıç tutan bileğinden kesmişler de öyle öldürebilmişler. Ailemizin çoğu Ermeni isyanları sırasında öldürülmüş, bir kısmı da Ruslardan kaçarken yollarda tifodan, açlıktan ölmüş. Yurdumuzdan koptuk, kendi toprağımızı bıraktık, Ruslardan öcümüzü almalıyız diye düşünerek babam Öcal soyadını almış. Bir süre böyle kaldı. Sonra dayanamadım, hayatımız öç almayı düşünerek mi geçecek dedim. Aile tarihini araştırdım. Çeşitli tarih kitaplarında bulabildiğim ailenin en eskisi, Saçlı Şeyh diye birine gidiyor. Hiç olmazsa ailemizin ulaşabildiğimiz en eski insanı olarak onun lakabını  soyadı diye almaya karar verdim. Gittim bu soyadını aldım. Böylelikle Öcal soyadından da öç alma düşüncesinden de kurtulduk.’’

Orta sonda yakın arkadaşları ‘ Saçlı ‘ demişler ona, sonra da kâh kıllı kâh gıllı…

Çoğunlukla Mehmet /  Mehmet Bey demişler Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na. MemedKemal  isetavsiyede bulunuyor: ‘’ İki isim kullan, yalnızca Mehmet Zaman yeter.’’

O ise,‘’ Hiçbirinden vazgeçemem, biliyorum soyadım çok uzun Uzunkavakaltındayataruyuroğlu gibi bir şey oluyor hepsi birleşince ama isimlerim bu şiirleri hep birlikte yazdırıyor gibi geliyor bana.’’ diyor.

Lise yılları hadi bir daha ama ilkokul dördüncü sınıftayken birinin ona teneffüslerde bağıra çağıra ‘’ Zaman saman. Zaman saman. Zaman saman! ‘’deyip alay etmesi çok canını sıkmış/ sıkıyormuş.

Ortaokul yıllarında annesiyle babasına rest çeker gibi haykırmış: ‘’ Bundan sonra bana Mehmet diyeceksiniz. Zaman demek yok! ‘’

Mehmet Dönemi o yıllarda başlıyor.

Yıllar sonrasına gelince…

Yunus Nadi – Haldun Taner öykü ödüllü, Sait Faik Hikâye armağanlı, Yunus Nadi Roman ödüllü, Türkçeyi kullanımı ile Dil Derneği Onur ödüllü/  öyküleri, novellası, şiirleri, roman ve söyleşileriyle  sanat yaşamıylave akademisyenliğiyle bir Mehmet Zaman Saçlıoğlu var karşımızda.

Doğduğu günden bu yana kâğıdın, kalemin kitabın bol olduğu bir evde yaşamış olan Mehmet Zaman Saçlıoğlu, iyi bir okur ve yazar olan askeri yargıç bir babanın oğlu.

Öyküler, yakınlarına yazdığı mektupların içinde küçük parçalar halinde yer almış önce.

İlkokul yıllarında anne ve babasına anlattıkları onlara çok komik gelir ve küçük Mehmet’e çok gülerlermiş. Hatta   ‘ palavracı ‘ derlermiş.

‘’ O yaşlardaki palavracılığım bana dedemden geçmiş olmalı.’’ diyen Mehmet Zaman Saçlıoğlu, annesinin babası olan dedesiyle otlarla, çiçeklerle dolu tepelerde yaptıkları gezintileri hiç unutamamış yıllar geçse de…  Arka cebinde hep bir cep kanyağı taşıyan dede de belli ki torunuyla dağ tepe dolaşmaktan çok mutlu.

Palavracılığa gelince…

Kafayı bulunca dedesi başlarmış, ‘’ Bizim Van’da öyle yüksek buğday başakları olur ki, içinde yürüyen adamın başı görünmez; kaybolmamak için elinde dört arşınlık kargı taşır.’’

Dedenin palavracılığı espri değil yani…

Mutlu bir çocukluk yaşamış küçük Mehmet.

Keşke o dede yıllar sonra felsefeyle edebiyatı harmanlayan yazılara imza atan şair- yazar- akademisyen torununun profesör olduğunu görse de sarılıp kucaklasaydı onu.

Diyesi geliyor insanın.

*

Ben Mehmetleri hep sevdim. Mehmet Haydar Şeyhoğlu, Mehmet Binici, Mehmet Karagöz, Mehmet Atilla, Mehmet Özçataloğlu, Mehmet Gönenç ve daha niceleri…

Mehmet Zaman Saçlıoğlu ile henüz bir araya gelemedik ama yazdıklarıyla çok seviyorum onu. Yazışıp duruyoruz zaten. Her yazdığımı gönderiyorum ona. Zaman zaman bana özel sorular da sormuyor değil…

Lütfedip gönderdiği ‘ Saatin Arka Yüzü ‘ nü okuyunca  bu kitap hakkında yazmamak olmazdı.

Sadece yazar değil,  edebiyatımıza kafa yoran bir bilge olarak görüyorum onu.

Neler dediğine gelince:

‘’ Yaşamdaki fazlalıkları attıkça sanata yaklaşırız.’’

‘’ Mısranın şairin namusu olması gibi, her öykünün tek başına öykücünün namusu olması gerektiğine inanıyorum.’’

‘’ Kalemler duygulu yaratıklardır. Onlarda bilgisayarın acımasız mükemmelliği, daktilonun mekanik hantallığı bulunmaz. İnsanla dostturlar, bağ kurarlar.’’

‘’ Okumak, gerçekten okumak, her okuduğunu birbirine çarpan bir aklın, her okuduğuna daha önceki okumalardan bir şey katan bir aklın işidir. Bir kitap insanı kendi labirentine tutsak eder, yüz kitap onu özgürleştirir.’’

‘’ Kahvelerde, parklarda okuyan insanlara biraz kuşkuyla bakarım. Okuduklarını değil, bunu gösterdiklerini düşünürüm. Kitabın hakkını kitaba, parkın hakkını parka, kahvehanenin hakkını kahvehaneye vermek hoşuma gider. Deniz kıyıları kitap okumak için değil dalgaları, taşları, kumları, bulutları, rüzgârın, dalganın sesini okumak içindir.’’

‘’ Bilgiyle doğmadığımıza göre, bildiklerimiz hep başkalarınca da bilinenlerdir.’’

‘’ Edebiyat, yeni sözlerden çok, yeni biçimlerin sanatıdır.’’

‘’ Yazmaya otururuz. Önceden tasarladıklarımızı yazarken yazdıklarımızın bir yerinden ayrı bir filiz baş verir. Hızla büyür, dallanır, uzar, öykünün düşündüğümüz ya da sezdiğimiz ilk gövdesini geçer, sonra ağaç oluverir. Tasarladığımız öyküden bambaşka bir şey çıkmıştır.’’

‘’ Yazmak, bilinçaltıyla bilincin konuşmasıdır. Bilinçle oturduğumuz yazma eylemi, bilinçaltımızın zaman zaman ortaya çıkmasıyla, kalemimizi ele geçirmesiyle, bizi şaşırtıp kendimizi yaratıcı sanmamızla sürer ve biter.’’

‘’ Yazar, bütün içinde kendini farklı gösterirken ya da saklarken, parçalarda kendini ele verir.’’

‘’ Bir metnin parçaları paragraflar ve tümcelerdir. Birbiriyle bağıntılı tümceler paragrafları oluşturur. O halde paragraflar hem parçadır hem bütün.’’

‘’ Öyküler, şiirler, romanlar çok değil, iki yöntemle yazılır. Toplama ve çıkarma  yöntemleri… ‘’

‘’ Yazmak,  saatin arka yüzünün işidir. Ön yüzdeki akrep ve yelkovanın bir ânında  başlayıp başka bir ânında  bittiğini sandığımız yazım işlemi, aslında bilemediğimiz çarkların, yayların, zembereklerin, arka yüzdeki birikimin  geniş kırlarından, dağlarından, ovalarından toplanan çiçek polenlerini bal yapma çalışmasıdır.’’

‘’ Değişmeyen bir gerçek var ki yazdıklarımızda kendimiz çokça yer alırız. Çünkü yazı kendi saatimizin arka yüzünde yazılmıştır, başkasınınkinde değil.’’

‘’ Aklımız, şiir yazarken başka, düzyazı yazarken başka biçimde işler.’’

‘’ Sanatta birini usta bellemek ve onun gibi yazmak, yapmak bir gelişme yoludur.’’

‘’ Biri gibi yazmak ve yazar gibi yapmak… Biri gibi yazmak bir arayıştır. Kendini arayış… ‘’

*

Saatin Arka Yüzü, 119 sayfalık bir kitap. Elinize alınca hemen bitirivereceğinizi sandığınız bir kitap. Hiç de öyle olmadığını sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz. Oysa öykülerini su gibi okumuşluğum var. Saatin Arka Yüzü başka!

Türünün ‘ Deneme ‘ olduğu ibaresi neden konulmamış ki, onu anlamış değilim.

Oğuz Demiralp’in Yazı Ve Yalnızlık’ından, İnci Aral’ın Yazma Büyüsü’nden, RolloMay’ın Yaratma Cesareti’nden ne kadar zevk aldıysam Saatin Arka Yüzü’nden de aynı tadı aldım.

Mehmetlere olan sevgim bir başkadır demiştim yazımın başında.

Kalemlere, özellikle dolmakalemlere olan ilgim, görüyorum ki Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nda da var.  Babam, dört kardeş dördümüze de Pelikan dolmakalem alan bir babaydı. Eve gelirken Hayat Ansiklopedisi, daha sonraları daha başka ansiklopedi fasikülleriyle gelen biriydi. Mehmet Zaman’ın evine ise Resimli Bilgi Ansiklopedisi girermiş.

Ve yığınla kitapların arasında sürmüş yaşamı.

Böyle olunca, onun deneyimden kaynaklanan şu uyarısına kulak vermek şart oluyor:

‘’ Genç sanat akademisyenlerinin düştüğü tuzaklardan biridir öğrencinin şu sorusu: ‘’ Hocam, bu nasıl sizce, güzel mi, beğendiniz mi? ‘’

Buna güzel, kötü, yanlış, doğru, beğendim, beğenmedim türü bir yanıt vermek hocanın hem intiharıdır hem de cinayeti. Bu sorunun kendisinin yanlış olduğunu söylemek gerekir.’’

Ne de olsa o bir hoca. Estet mi desek yoksa…

Okumadan yazanların da çoğunlukta olduğunu söylüyor Sayın Saçlıoğlu. Bunu yıllar önce bana  İzmirliler için Aydın Şimşek söylemişti. ‘’ Abi, İzmir’de okumadan yazan çok kişi var.’’

Saçlıoğlu da söylediğine göre bu konunun üzerinde  durmak gerekmez mi?

Yayınevlerini, editörleri sorgulamak gerekmez mi?

Kendinden önceki şairleri ve yazarları okumadan şair ve yazar olunur mu?

Saçlıoğlu’nun şu tümcesi bunu daha iyi anlatıyor: ‘’ Yazar, kendi gibi yazıp yazmadığını okuduklarıyla öğrenebilir ancak. Bir de yazdıklarıyla ilgili başkalarının yazdıklarıyla… ‘’

Sadece öykücü / romancı, şair değil o.  Edebiyat dünyamızın bilge kişilerinden… Bir estet o!

Sormak istiyorum kediseverMehmet Zaman Saçlıoğlu’na, ‘’ Saatin Arka Yüzü -2-‘’ ne zaman?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Notice: ob_end_flush(): failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home/sultanma/public_html/wp-includes/functions.php on line 5420