Eski Ramazanlar, Eski Bayramlar: Yastık Altındaki Sevinç ve Sofraların Zirvesi

Yazar: Ayhan VURAL – Bolu İzzet Baysal Abant Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdürü
Zaman değişiyor… Sokaklar, evler, alışkanlıklar… Ama insanın içindeki bazı duygular var ki, ne kadar yıl geçerse geçsin aynı kalıyor. İşte o duyguların en yoğun yaşandığı zamanlardı eski Ramazanlar ve bayramlar.
Ramazan akşamları köy odasında başlardı asıl hayat. Uzun sofralar kurulurdu; her akşam kurulan iftar sofralarında paylaşmanın bereketi vardı. İftar sadece karın doyurmak değil, gönül doyurmaktı. Sofralar toplandıktan sonra kimse dağılmaz, çaylar demlenir, sohbetler koyulaşırdı. Sahura kadar süren o birlikteliklerde bazen oyunlar oynanır, bazen hatıralar anlatılır, bazen de sadece aynı ortamı paylaşmanın huzuru yaşanırdı.
Teravih namazları ise bambaşka bir âlemdi. Büyükler saf tutarken, çocuklar caminin içinde kendi dünyalarını kurardı. Koşuşturur, saklanır, bazen azar işitir ama yine de o cami atmosferinin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşarlardı. O sesler, o hareketlilik aslında Ramazan’ın neşesiydi.
Bayram yaklaştıkça evlerde tatlı bir telaş başlardı. En kıymetli şeylerden biri de bayramlık kıyafetlerdi. Öyle dolapta sergilenmezdi; yastığın altına saklanırdı. Her gece uyumadan önce bir umutla çıkarılır, bakılır, tekrar özenle yerine konulurdu. Çünkü o kıyafet sadece bir giysi değil, bayramın kendisiydi.
Ve bayram sabahı… Gün daha yeni ağarırken kalkılır, büyük bir heyecanla hazırlanılırdı. Bayramlıklar giyilir, sokaklara çıkıldığında ilk işlerden biri mantar tabancasıyla “pat pat” sesleriyle bayramı ilan etmek olurdu. O sesler, çocukların bayram sevinciydi.
Bayram namazı sonrası ise asıl bayram başlardı. Büyüklerin elleri öpülür, dualar alınırdı. Ev ev gezilir, kapılar tek tek çalınırdı. Her kapının ardında ayrı bir sıcaklık, ayrı bir ikram, ayrı bir tebessüm vardı.
O yıllarda bugünkü gibi bayram harçlıkları ön planda değildi; bizler için en büyük mutluluk, kapı kapı dolaşıp şeker toplamaktı. Ceplerimiz doldukça sevincimiz artar, hangi evin hangi şekeri verdiğini bile hatırlardık. O şekerler sadece tatlı değil, çocukluğumuzun en saf hatıralarıydı.
Ama o bayramları zirveye taşıyan bir başka unsur daha vardı: sofralar…
Gastronominin en sade ama en görkemli haliydi bayram sofraları.
Tencerelerde ağır ağır pişen çorbalar, sabahın bereketini sofraya taşırdı. Ardından sarma ve dolmalar gelirdi; ince ince sarılmış yapraklar, sabrın ve emeğin adeta birer göstergesiydi. Su böreği ise başlı başına bir ustalık işiydi; kat kat açılan yufkalar, bayramın en özel misafirine sunulur gibi özenle hazırlanırdı.
Ve elbette tatlılar… Şerbetin kıvamı, hamurun inceliğiyle buluşur; tepsiler dolusu baklavalar sofranın baş köşesine kurulurdu. Her lokmada sadece tat değil, bir gelenek, bir ustalık ve yılların birikimi hissedilirdi.
Hatta bayram sofralarının en tatlı rekabeti de burada başlardı. Akrabalar arasında adeta sessiz bir “en iyi baklava” yarışması yapılırdı. Kimin baklavası daha ince açılmış, kimin şerbeti tam kıvamında, kimin cevizi ya da fıstığı daha bol… Bunlar uzun uzun konuşulur, tatlı tatlı kıyaslamalar yapılırdı. Herkes kendi tarifinin en iyisi olduğuna inanır, ama sonuçta kazanan yine o sofradaki muhabbet olurdu.
Bugün belki her şey daha kolay, daha hızlı, daha modern… Ama o eski günlerin tadı, o samimiyeti, o içtenliği başka bir yerde bulmak zor. Çünkü o bayramlar biraz yoklukla, ama çokça gönülle yaşanırdı.
Eski Ramazanlar ve eski bayramlar, aslında bize şunu hatırlatıyor:
Mutluluk, en çok paylaşıldığında çoğalır… ve en güzel bayramlar, en içten yaşananlardır. Bayramlar bayram ola…..

