Soğuğun Üzerine Kurulan Sıcaklık: Afşin’de Dayanışmanın Sessiz Hikâyesi
Yazar: Ayhan VURAL – Bolu İzzet Baysal Abant Turizm Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdürü
Depremin ardından yola çıktığımız o sabah, araçlarımızın kasasına yüklediğimiz sadece yardım malzemeleri değildi. Üç transit aracın içine yerleştirdiğimiz 50 bin ekmek, bir ton mercimek, battaniyeler, su tankı, devasa çorba kazanlarıve ocaklar… Aslında taşıdığımız şey, bir şehrin umuduydu.
9 Şubat’ta, şiddetli yağmur eşliğinde başlayan yolculuğumuz, Kayseri’deki buzlanma nedeniyle otelcilik okulunda son bulan bir geceyle devam etti. Zihinlerimiz uyumuyordu. İçimizdeki tek düşünce, deprem bölgesindeki insanların hâliydi. Sabah erkenden yakıtımızı ve suyumuzu yenileyip tekrar yola koyulduk.
Yol boyunca gördüklerimiz, bir felaketin bıraktığı izlerin acı birer yansımasıydı:
Terk edilmiş binalar…
Boşaltılmış istasyonlar…
Konvoy konvoy ilerleyen yardım araçları…
Sanki hayat, o yollarda aniden durdurulmuştu.
Afşin’e vardığımızda, bu sessizlik daha da çarpıcıydı. Dükkânlar kapalı, sokaklar ıssız, şehir adeta donmuştu. Termometre -25 dereceyi gösteriyordu. Ama tüm bu soğukluğun ortasında bir şey hâlâ sıcaktı: İnsanlar.
Merkez Camii’nin karşısına çadırlarımızı kurduk. Ocakları bağladık ama tüpler donmuştu; sular da öyle… Hayatın kendisi bile buz kesmiş gibiydi. Ne var ki biz, çadırın içinde kıvılcıklanmış o umudu büyütebilmek için ne lazımsa yapıyorduk. Çok geçmeden ekmek üretimimiz iki katına çıktı; günde 20 bin rol ekmek çıkarır hale geldik. Çorba kazanları aralıksız kaynıyor, okul binası yardım paketleriyle dolup taşıyordu.
Geceleri caminin alt katında kalıyorduk. Kalorifer yanmıyordu ama içeri hava hâlâ umuttan sıcaktı. Battaniyelerimizi serip genç yaşlı, kadın erkek hep birlikte kalıyorduk. Hepimiz, bir aile olmanın ne anlama geldiğini o karanlık gecelerde yeniden öğrendik.
Bu süre boyunca birçok insanla tanıştık. Ama içlerinde biri vardı ki sesi hâlâ kulağımda:
Elini uzatarak,
— “Oğlum elimden tutun.”
diyen yaşlı bir teyze…
Zor yürüyordu, gözleri yorgundu. Ama hatıraları dipdiri…
“Evim çok iyiydi,” dedi. “Komşular bana bakardı. Her işimi kendim görürdüm.”
Sonra uzun bir sessizlik…
“Kimsem yok mu?” dediğimde, “Herkes gitti,” diye fısıldadı.
Teyzeyi sosyal hizmetlere götürmek istedik. Önce kabul edip sonra vazgeçti.
— “Bankada biraz param var, alırlar mı?”
— “Belki evimi onarırlar…”
O mahalleden bir genç, teyzenin evinin ağır hasarlı olduğunu söyleyince bile teyze gözlerini evinden alamıyordu. İnsan yüreği bazen, en çok yıkıldığı yere tutunmak istiyor.
Her gün olduğu gibi çorba kazanları kaynadı, çadırların önündeki uzun sıra hiç azalmadı. Günde üç dört kez 5000 kişilik çorba dağıttık. Arama kurtarma ekipleri, cenaze ekipleri, çadır halkı… Meydanın kalbi bizim kazanlarda atıyordu.
Ahmet Usta ile Mustafa Usta buz tutmuş suların bidonlarını kesiyor, Gökhan Usta tencerelere malzemeleri atıyor, Atilla Hoca kazanları karıştırıyordu. Şoför Mehmet nakit dağıtıyor, ihtiyaç sahiplerini gördüğünde bize haber veriyordu. Araçları Okulumuz mezunu Erol Hitit vermişti. Onun şoförleri de bir elinde kepçe bir elinde kevgir yoruldun dursun Emmi dinlen dememize aldırış etmeden tek yürek olupçalıştı.
Bir akşam ateşi yaktık. Fırıncının odunları geldi. Ama odunların asıl hikâyesi gelince içimizdeki ateş daha da harlandı.
İki kardeş… İlk depremden sonra fırınlarını açıp ihtiyaç sahiplerine ekmek yapmışlar. Öğle ezanı okununca namaz kılmak için eve gitmişler. Ama ikinci deprem… Evi yıkmış, iki kardeşi de alıp götürmüş.
Biz o odunları yaktık o gece.
Ve o ateşin etrafında yalnızca ısınmadık; bu ülkenin ne kadar büyük bir vicdana sahip olduğunu bir kez daha gördük.
Kurufasülyeci Metin Usta; Bir dolmuşa yüklemiş malzemeleri İstanbul’dan çıkmış yola revan olmuş. Hatay’a geçeceğini ve mercimeğin az olduğunu söyledi. 10 Çuval mercimekle ayrıldı Afşin’den.
Mengenli Arif Usta; Beypiliç’ten döner gelecek hocam dedi. Çorbanın yanında artık döner de yerini aldı.
Bolu’dan Öğretmenler sıraya girmiş, gelen konvoylarla akın ediyorlardı deprem bölgesine. Gönül insanı İbrahim Dursun Kahraman Maraş’a, Kemal Hilmi Hatay’a.
Geride kalanlar spor salonlarına ve üretime akın etti. Okulun alt katı un ile dolup taştı.
Çaresizliğin içerisinde kamyon ve tır kervanları bizi rahatlatıyordu. Bazen bir tır su, bazen bir tır odun, bazen de bir tır giyisi ve gıda.
Ve dahası yakılan ateş sürdürülebilir hale geliyordu. Mengen Aşçılık Lisesi, Yeniçağa Aşçılık Lisesi, Gerede Aşçılık Lisesi hepsi sıraya girdi.
Mengen’e mutfağı ve yüreğimizi teslim edip ayrıldık. Benzin yerine mazot ile bile gerektiğinde yol alındığını da öğrenmiş olduk.
Afşin’de geçirdiğimiz günler bana bir gerçeği öğretti:
Bazen bir tas çorba, bir ekmek ya da bir battaniye değil… En büyük yardım, yola revan olup bir insanın yarasına merhem olmaktı.
Buz gibi havada ısınan şey, çorba kazanları değil; insanların kalpleriydi.
Ve biz, o fırtınanın ortasında öğrendik ki:
Dayanışma, en sağlam binadır. Yıkılmaz. Kurum kültürü, toplumsal dayanışma birlik ve beraberlik kara günde belli olur…

