ADOLF  H.’NİN  DİĞER  YAŞAMI

YAZAR: RECAİ ŞEYHOĞLU

‘’ İnsanın masumiyeti ve suçluluğu, özgürlüğü ve sorumluluğu üzerine zihinlere şüphe tohumları ekiyor.’’

Eric- EmmanuelSchmitt’in kitabının arka kapağında böyle yazıyor.

8 milyonu  Alman, 21 milyonu Rus olmak üzere 55  milyon kişinin ölümüne sebep olan ikinci paylaşım savaşının 35 milyon yaralı ve 3 milyon da kayıp kişilere yol açtığı biliniyor.

Auschwitz,  Dachau  veBuchenwald’taki  ölüm kamplarında  katledilen Yahudilerin sayısının ise 6 milyon olduğu söylendi/ yazıldı.

Ömrü boyunca  intihardan bahseden ve sonunda da intihar eden bir despotun dünyayı kana bulamasına bugünün insanı  çılgınlık/ manyaklık/ delilik olarak bakıyor.

O despotun yaşam öyküsünü  bilmekte sayısız yarar var.

‘’ Halkı hiçbir şekilde kaale almayın. Halk zayıftır ve azla yetinir.’’ diyen,  telkin ve hipnoz ile tedavi edilmiş bir sinir hastası olan Adolf Hitler’in büyüteç altına alındığı bu kitap 475 sayfa ama bir macera romanı gibi okunduğundan  hemenceciksonuna geliveriyorsunuz.

Başarısız sanatçı, eski bir serseri, terfi etmekten âciz asker, birahane kışkırtıcısı, operet darbecisi, kalabalıkların bakir sevgilisi, idari düzenbazlıkla Alman olmuş Avusturyalı iken nasıl olur da Avrupa’nın en zengin ve en kültürlü ülkelerinden birinin başına geçer, anlamak zor.

Yahudileri yok etmek, komünistleri ortadan kaldırmak, Fransa’dan intikam almak ve Doğu’ya yayılmak sonra da Batı’yı elde etmek isteyen  bu adamı tehlikeli görmeyip de  gülünç gören o günün insanları bu politik miyopluğun cezasını yaşamlarını yitirerek ödediler.

Politik miyopluk mu yoksa sağırlık mıydı bu ?

Nasıl olur da böylesi bir  densize yetki verilir?

‘’ Genelde sanatçılar iktidara geçmezler; gerçek ve hayali olanla eserlerinde uzlaşmışlardır. O, Hitler, iktidara geçiyordu çünkü başarısız olmuş bir sanatçıydı.

On yıldır tekrar edip durmuştu: ‘’ İktidarı yasal olarak alacağız.’’

Sonrasında da iktidar oluyor  zaten.

Tanrının kendisine Almanya’yı kurtarma görevi verdiğine inanan bu çılgın adamın histerik körlüğünü bilen ve tedavi eden Dr. Forster, Hitler’in  psikiyatri dosyasını kamuyla paylaşacağını açıklayınca ne oluyor dersiniz?

Gestapo, duruma müdahale ediyor ve Dr. Forster, zihinsel istikrarsızlık nedeniyle görevinden alınıyor. Hem de vakit geçirmeksizin… Sessizlik gömleği giydiriliyor doktora.

Dayanamayıp İsviçre’ye kaçıyor.

Sonuç tahmin edilebileceği gibi…  Doktor, başında bir tabanca mermisiyle intihar etmiş olarak bulunuyor bir otel odasında.

Alman çoban köpeklerine  insandandaha fazla sevgi besleyen Hitler’in intiharı bir ilan-ı aşk gibi seviyor olması ve  yaşamının da intiharla son bulması,  kötü bir senaristin kötü bir filmi gibi âdeta…

Annesiyle olan ilişkisi, kardeşleriyle olan ilişkisi, babasından baskı görüp görmediği gibi konuları  merak ediyor insan ister istemez.

Hitler’in yaşamı öğrenmeye değer bir yaşam çünkü.

Üşüdüğü, aç kaldığı, dilendiği ve serseriliğe başladığı Viyana’nın  sanatsever insanlarının Hitler için neler düşündüklerini bir Viyanalı’dan dinlemek için neler vermezdim…

‘’ Tek bir millet, tek bir imparatorluk, tek bir lider ‘’ şiarıyla yol kat ederken  Avusturya’yı fethettiğinde ve bir kurtarıcı olarak karşılandığında  kim bilir ne kadar mutlu olmuştur…

Şu özgüvene bakar mısınız lütfen:

‘’ Bugün artık biliyorum. Tanrı, vatanımı Alman İmparatorluğuna yeniden katmam için beni seçti.’’

Irkçı Hitler’in ırkçılığına gelince…

‘’ Biz seçilmiş halkız. Biz Ari halkız. İki seçilmiş halk olmaz. Ya da eğer iki tane varsa, biri Tanrı tarafından seçilmiştir, diğeri Şeytan tarafından. Ari dünya ile Yahudi dünyasının karşılaşması Tanrı ile Şeytan’ın karşılaşmasıdır. Yahudi, insanoğlunun gülünçleşmesidir, hayvan türlerinin insanoğluna olan uzaklığı kadar bize uzaktır. Doğanın düzenine yabancı bir varlıktır, tabiat dışı bir varlıktır.’’

Yahudi düşmanlığı öyle bir hal almıştır ki, şu sözleri  hiç çekinmeden söyleyebilmiştir:

‘’ Zavallı, sakat, kusurlu, öyle ya da böyle bir şekilde eksik insanları muhafaza etmemek gerekir. Halihazırda var olanlar ise acilen hadım edilmelidir. Yolda olanları da aileleri görmeden yok etmek gerekir. Bu tıpta gerçek bir ilerleme olacaktır. Toplumu zayıf düşürecek insanları yaşatmaya yönelik bu şüpheli düşkünlük değil, yaşamsal güç ile cansız zayıflık arasında gerçek bir ayırt etme gücü. Bu, insanlığın doktorluğu olacaktır.’’

Yahudilerden kurtulmak, onları hapsetmek ve daha sonra Alman toprağından çıkarmak…

Bu  pestenkeranigörüşlerinin altyapısında ne vardı acaba diye düşündüğümüzde  baba şiddeti mi, babasının sanatçı olmak isteğine itirazı mı, sığınaklarda ve düşkünler yurtlarında  geçirdiği yıllar mı yoksa ressamlıktaki başarısızlığı mı gibi soruların hangisinin  etkili olduğunu  kestiremiyorum.

Yoksa hepsi  mi?

Garezleri kaşımak, kabukları kaldırmak, yaraları deşmek, bir güzel kanatıp ardından da yalın çözümler sunmak konusunda  ona hocalık edenler kimlerdi acaba diye meraka düşüyor insan.

Bu, insanoğlunun taşıdığı kötü bir gen olsa gerek…

50-60 yılda bir mi nüksediyor yoksa  daha uzun bir zaman diliminde mi bilemiyorum orasını…

Sonuçta, kabuk bağlamış yaraları deşmekten çok zevk alan siyasilerin varlığı bilinmez değil…

Kalabalıkların sadece negatif duygularına  hitap etmek de ayrı bir özelliği.

Seslendiği insanların öfkelerini/ kinlerini/ hınçlarını/ düş kırıklıklarını ve aşağılandığı konuları açığa çıkarmak ve bu konular üzerinden politika yapma konusunda uzmanlık eğitimi görmüşe benziyor.

Bunun,  günümüzde prim yaptığını düşünen siyasetçiler var mıdır dersiniz?

O günlerdeki gazeteciler ve politikacıların Hitler hakkında kullandıkları sözcükler şöyle: Kışkırtıcı, gözü pek, taşralı, devlet başkanı kumaşına sahip olmayan kaba onbaşı…

Şu da var ki; nutuk yeteneği, ritmi ayarlama, kızıştırma, şevk ve heyecan yaratma, coşku…

Bu konularda ihtisas sahibi gibi…

Alman tarihçi Karl Alexander VonMüller’in dediği gibi…

Savaşı seven biri Hitler. Savaş, onun dini âdeta… Savaşa tapıyor. Çünkü bütün sorunlarını savaş  hafifletiyor.

Kendini hep ressam zanneden  Hitler’e ne teyzesi inanmış ne de  öğretmeni…

8 Ekim 1908’in Hitler için apayrı bir önemi var.

Bu, onun öfke nöbetlerine kapıldığı bir tarih olsa gerek…

Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nin ressamlar, gravürcüler, tasarımcılar, ve mimarlardan oluşan jürisi, o gün Hitler’i çizgisi beceriksiz/ kompozisyonu anlaşılmaz, tekniklerden bihaber, hayal gücünü de sıradan bulup reddetmişler, onun bir meslek öğrenme hakkını elinden almışlar.

Kendisini ve kardeşlerini döven  ayyaş babası yıllar önce ölmüştü zaten. Bir yıl önce de annesi…

O gün valizinde Nietzche’nin eksiksiz külliyatı ve  üç gömleği var.Cebinde de  sadece 100 kronu…

Soğuk hava üşütüyordu zaten. Bir de reddedilmişlik!

Kimyası alt üst olmuş bir genç adam…

Öfkelenir misiniz, ağlar mısınız, intikam hisleriyle dolu bir yaşam mı sürersiniz, sessizliğe mi gömülürsünüz, yoksa yükselme hırsıyla  yanıp tutuşur musunuz?

Jürinin kararı olumlu olsaydı yaşamını ressam olarak sürdürecekti Hitler. Belki de bir akademisyen olarak öğrenciler yetiştirecekti.

Reddedildi.

Dünyanın başına bela oldu.

Kulak zarı patladığından beri bağırarak konuşan,  savaşı kaybettiğini anladığı günlerde ‘’ Beni Sokrates gibi, İsa gibi anımsayacaklar’’ diye sadalayan, sonunun Mussolini gibi olacağını düşündükçe/ cesediyle eğlenilmesine katlanamayacağını  aklına getirdikçe  başka bir yol düşünemeyen  Adolf Hitler, sonunda  bir gün önce evlendiği Eva Braun’la yaşamına son verir.

Ressam olup sanatçı olarak yaşamını sürdürecekti Adolf.

Jüridekiler ne bilsindi, reddettikleri  öğrencilerinin  dünyayı ateşe vereceğini.

Herhangi bir jüride yer alırsam günün birinde, babasından akşam sabah dayak yemiş biri çıkarsa karşıma hiç düşünmeden vizeyi vereceğim.

Aldığım ilk ders bu!

Öğrencinin aile yapısını, sosyal gelişimini öğrenmeden vermeyeceğim kararımı.

*

Sağ olasın EricEmmanuel!

Beni düşündürdüğün için…

Sağ olasın AvramVentura !

Armağan ettiğin bu kitap için…

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Notice: ob_end_flush(): failed to send buffer of zlib output compression (0) in /home/sultanma/public_html/wp-includes/functions.php on line 5373